11 Mart 2009 Çarşamba

sçka!

şimdi ben çıkıp hepinizin aklını okuyabiliyorum desem, inanmazsınız muhtemelen..
ama o inanır, onunkini okurum çünkü..
saçımı kısacık kestirsem, beğenmezsiniz.
o beğenir, çünkü suratıma baktığında çok daha fazlasını görür..
kalbinizi kırsam beni siler atarsınız,
o atmaz, affeder beni tüm şefkatiyle.
bir espri yapsam laf arasında, hiçbiriniz gülmezsiniz belki..
o güler, ne dediğimi bir o anlamıştır..
kilo aldığımı yüzüme vurmazsınız siz,
o vurur, kutupların tüm sevimli hayvanları eşliğinde, kızamam..
bir yandan aynı anda aynı şeyi düşünür,
diğer yandan aynı şeyi 180 derece zıt görür,
ayrı zevkler içinde aynı hayatı yaşarız.
oturduğuna kendi gözlerimizle şahit olduğumuz karaketerlerimizle yarattığımız,
cıvık kelimeler yerine bir bakışla anlatabildiğimiz şeylerin temellendirdiği,
sıkılmamanın acayip birşey olduğunu sananlara ve yıllara inat yaşadığımız,
hayatımızı,
"bizim" hayatımızı...

iyi ki doğdun sözünü bu kadar anlamlandıran o'dur hayatımda..
iyi ki doğmuş, kocaman adam olmuş.
size öyle gelir, bana gelmez...

izninizle bugün sadece onu öpeceğim..
mutlu yıllar canım!

10 Mart 2009 Salı

d! son kararım..

tunus'ta yaşayan bir arkadaşıma; "tunus kokuyor mu? bana böyle ağır bir kokusu var gibi geliyor" dediğimde çok şaşırmıştı.
şehrin kokusu mu olur diye değil, tarif ettiğim kokuyu tunus'a ilk geldiğinde, uçaktan iner inmez farkettiği için.
kokulara karşı inanılmaz bir hassasiyetim var.
koku hafızası diye birşey varsa eğer, ben de full çekiyor.
elime aldığım şeyi direk burnuma götürürüm.
kokusuna göre değerlendiriyorum her şeyi ben; nesneleri, kıyafetleri ve hatta ülkeleri..
hindistan da aynı şekilde mesela.
ülkeyi düşününce burnumun ucuna öyle bir koku geliyor ki hayatta adım atmayacağım cinsten.
kokusal önsezilerimden de aldığım yetkiye dayanarak kafamda bir hindu kokusu yarattım.
bu koku eşliğinde dün sinema salonundaki yerimi aldım.
slumdog millionaire'i izlemek için epey geç kaldığım malum.
film hakkında "çok şahane, müthiş, başyapıt" eleştirilerinin haricinde bir şey okumadım.
belli olmuyor bizim millete, çattadanak yazıveriyor uyarı falan yapmaksızın, filmin en can alıcı yerini.
"abartmışlar, o kadar da güzel değil" eleştirilerini ise her sevilen filmi eleştirenleri eleştirme potansiylimle defettim.
yengeç burcuna has tüm anaçlığımla kucaklamıştım zaten film başlamadan, danny boyle ve slumdog millionaire'i..
film o saya ile başladı ve tabi küçük çocuklarla..
sinema tarihinde küçük çocukların başrolde olduğu ve harikalar yarattığı çoğu film başarılı olmuş ve oscar kazanmıştır.
italyanlar iyi yapar bu işi; bisiklet hırsızları, cinema paradiso, la vita é bella'da yaptıkları gibi..
danny boyle da güzel yapmış; zira seçtiği çocukların yetenekleri ve sevimlilikleri karşısında tüm kirliliklerine rağmen bünyenizde onları pis yanaklarından öpme hissi uyanmaması olası değil..
filmin başlangıcından itibaren bitmek bilmeyen ritmine cuk oturan şarkılara, zaman zaman tek omzumu öne arkaya sallamak suretiyle eşlik etmeden duramadım..
fimde olan bazı mantıksızlıklara da göz yumdum, anaç tavırla gittik bi kere..
yoksa hangi ülkede kim 500 milyar ister canlı yayınlanıyor ki aa dostlar..
olsun ben danny boyle'u severim.
trainspotting'e kim laf söyleyebilir zaten.
sonunda uyuyakalsam da the beach'i de beğenmiştim ben.
danny boyle yapar işte!
neyse çok uzatmışım, kesiyorum artık.
biraz daha uzatırsam hint danslarının etnik kökenine ineceğim..
son sözüm şu ki; slumdog millionaire oscar'ı bileğinin hakkıyla almış, helali hoş olsun.
düğmecilere de benden selam olsun..
namaste!
öperins!

7 Mart 2009 Cumartesi

deli defteri

giriş cümlemi, daha önce de bahsettiğim gibi ortaokuldan kalma alışkanlıkla gerzek bir soru cümlesinden seçmiştim ama size de yazık!
onun yerine bir öğretmen edasıyla giriyorum bloga.
eveeeet bugünkÜ(bugünki :S afalladım) konumuz dergiler.
dergilerden girip tümden gelim yöntemiyle deli defterinden bahsedeceğim.
yok yok vazgeçtim!
çıkarın kalem kağıdı yazılı yoklama yapıciim.
şaka yaptım şaka!
çiçek olup dinleyin beni şimdi.

dergiyle ilk tanışmam ilkokulda tombul dergi sayesinde oldu sanıyorum.
evveliyatı vardı ise de şu an için hatırımda yok.
her ay yeni dergiler gelirdi, öğretmen dağıtırdı.
sanki içinde ders yokmuş da cicili bicili şeyler varmış gibi her yeni dergi gelince sevinirdim.
saflık işte..
ortaokul yıllarında blue jean girdi hayatıma.
şimdi düşününce ace of base ile metellica'yı aynı anda nasıl dinleyebildiğime cidden şaşırıyorum.
blue jean'de ne varsa onu dinliyordum herhalde, ne bileyim.
bütün şarkı sözlerini kesip dosyalardım.
blue jeanden çıkan yapıştırmaları çalışma masasına, dolabının kapağına yapıştırmayan var mı aranızda?
dergiden ne çıkarsa yapıştırılır bir de, sevilip sevilmediğine bakılmaksızın.
mac gyver bir yanda, new kids on the block diğer yanda, axl rose dr. alban'la yan yana..
hey gidi heeey!
basketbolun tavan yaptığı dönemlerde fast break almaya başladık.
bu sefer de kaslı basketbolcuların posterlerini asmaya başladık oraya buraya.
ufuk sarıca'ya aşıktım ben, nadide de henry turner'a.
sahaya atlayıp imza almışlığım dahi var, imzayı ne yapacaksam.
her ne ise efenim anlayacağınız dergileri severim.
marketlerde, kitap evlerinde dergi reyonlarına uzun uzun bakarım.
işte böyle bakmaların birinde-ki 3 ay öncesine tekabül ediyor- bir dergi gördüm.
teksir kağıdına basılmış, ortadan zımbalanmış lise mecmuası kıvamında bir dergi.
adı deli defteri.
eh ilgimi çekmese şaşardım.
fazla göz gezdirmedim, zaten 10 sayfa bir şey okuyup bitirmeyeyim yazık dedim.
2ytl imiş. 7 liralık dergilerin yanında çerez parası gibi geldi.
okudum; güldüm güldüm..
2 aydır da alıyorum, okuyorum, gülüyorum..
hayri vaka'ya ayrıca bi gülüyorum.
kızsal bir haset midir nedir sabriye'yi pek beğenmiyorum.
çok sinsi bir plan yaptım.
önce abone olup sempati kazanacağım.
sonra dergiyi paramla satın alıp (2000 teksir kağıdı ile 10 kutu zımba teli alacak param var nasılsa), kendimi yazar yaptıracağım zorla.
bir nevi şahika koçarslanlı muhabbeti.
yazılarımı milyonlarla paylaşacağım böylece.
milyonlar?
elele tutuşup pozitif düşünürsek neden olmasın?

neyse efendim, çok reyting alan bir blog olmasam da (zaten olsam para isterim) sevdiğim şeylerden bahsedip az da olsa yararlı olmak hoşuma gidiyor.
bir nevi amme hizmeti.
ha bu arada hayricim beni nerden bulabileceğini biliyorsun.
şu benim abonelik işini bi halledelim..
sözlerime deli defterinden bir alıntıyla son veriyorum canlarım;
"iyi martlar efendim, sakın kediyle kedi olmayın!"
öperins!

6 Mart 2009 Cuma

zaman vs ben

aceleci ve sabırsız mizacımdan olsa gerek "zamana bırakmak" deyişinden her zaman nefret ettim.
iyiniyetli arkadaşların, acılarımız karşısında ellerinden bir şey gelmediği zaman sarfettikleri masumane bir temenni aslında.
ya da çıkmaza giren ilişkilerin taraflarınca yapılan son bir çırpınış çabası.
bir defa zaman kim oluyor, nasıl bu kadar güven telkin ediyor ki bütün emeklerimizi, çabalarımızı bir yana bırakıp herşeyi çaresizce onun ellerine teslim ediyoruz?

zaman değil mi göz açıp kapayıncaya kadar tükenen?
ellerimizden yere, oradan tahta boşa düşen?
genç ve diri cildimizi kırışıklarla dolduran?
sevdiklerimizi teker teker aramızdan alan?
nesine güveneyim bunun?
nasıl mucizeler bekleyeyim ondan?
yok arkadaş!
ben zamana falan bırakmıyorum hiçbir şeyi.
zaman bana bıraksın hayatımı, sevdiklerimi!
zaten nazım'ın da dediği gibi;
önemli olan zamana bırakmak değil, zamanla bırakmamaktır..
öpmüşüm zamanı!
tabi bir de sizi...
hoş kalınız.
söz foto'da.

5 Mart 2009 Perşembe


balık değil balık kraker yemek istiyorum ben,
çubuk, badem, pizza ile oluşturduğu dörtlünün en sempatik krakerini..
ayıklanma derdi yok, kokusu yok..
rakıyla iyi gitmez ama rakı içen kim.
ajdamdaki çayın içine atıp yüzdürmek istiyorum onları..
çayın içinde erimelerini, kırmızı rengi bulanıklaştırmalarını izlemek istiyorum.
bardağın iğrençliğinden midem bulansın istiyorum sonra.
çayı içemeyip lavaboya dökmek,
ardından kanalizasyona karışan balıklara üzülmek istiyorum.
üzülmeye yer mi arıyorum?
bilmem...
öpmeyeyim hastayım.
siz hoş kalın ben sizi yavaşlatmayayım.

3 Mart 2009 Salı

duy da inanma*

Hava o kadar soğuktu ki konuşmak için ağzımı açtığımda, dilime buz parmak yapıştığındaki gibi bir acı duyduğumdan çalan telefonlarıma cevap vermeden koşar adımlarla yürümeye devam ettim.
beynimdeki konuşma merkezimin o an için çalıştığını da sanmıyorum zaten.
titreşimdeki telefonun titreşim sesinden ne kadar nefret ediyorsam kara bastığımda çıkan gırç sesinden bir o kadar derin haz alıyordum.
bu sebeple olsa gerek, her adımımda ayağımı daha da ıslatan suların farkında bile değildim.
ve tabi arkamda bıraktığım karlar üzerindeki kırmızı izlerin de...

oysa gün çok güzel başlamıştı.
istifa etmenin bünyemde bu denli bir rahatlama sağlayacağını bilseydim bu kadar geç kalmazdım..
geç uyandım, yataktan daha da geç kalktım.
saat konusunda fikrim yoktu.
cep telefonum kapalıydı.
evdeki diğer saatler ise belirsiz bir şekilde, otel lobisindekilere nispet ayrı ayrı zamanları gösteriyordu.
pencereyi açtım, mis gibi bahar havasının yüzüme vurmasıyla yeniden mutlu olabileceğimi hissettim.
tek başıma kahvaltı etmeyi sevmem, bu yüzden güzel bir kahvaltı hazırlamak yerine mısır gevreğiyle öğünü geçiştirmeye karar verdim..
kahvaltı için doğru bir saat miydi bilmiyordum.
ama yeni uyanmıştım ve ben uyanınca kahvaltı yaparım.
kendime beyaz bir kase seçtim.
nedense o an en sevdiğim renk beyazdı.
dün gece en sevdiğim rengin kırmızı olması gibi...
beyaz sütün beyaz kasedeki mısır gevreklerinin üzerine akışını yavaş çekimde izlerken birden dünya durdu.
tek başıma?
aman tanrım! tek başımaydım.
insan beyninin insana yaptığı en iğrenç şaka olan unutkanlık, kimseyi güldürmediği gibi beni de güldürmezdi.
zaten hatırladıklarım düşünülürse, "ağlamak" içinde bulunduğun ahval ve şeraite daha uyardı.
kendime küfrederek hemen üzerimi giyinip alelacele evden çıktım..
o kadar alelacele ki; ayağımda tokyo'dan aldığım tokyolarımın olduğunu farketmemiştim bile...

*-*

arkası bir gün..
öperins!

* bu bir emir cümlesidir.

2 Mart 2009 Pazartesi

özel cips kola!

aynı şeyi söyleyince çılgınca bağırarak söylediğimiz ve her yörede başka versiyonları (özel cips kola kilit, cips kola özel, cips kola blöf kilit commodore 64 vs) olan bu söz öbeği benim için çocuklukta kalan bir anı değil..
daha dün akşam aynı şeyi söyleyince cihan benden önce davranıp özel cips kola dedi ve yaklaşık 5 dakika konuşmadan durdum.
hoş durmasam ne olacak ki sanki?!
ömrü hayatımda kimseye kola, cips falan ısmarladığımı hatırlamıyorum.
bu benim oyunbozanlığım yada cimriliğimle de alakalı değil.
yenilince ısmarlayını da görmedim bugüne kadar.
ne saçma şey!

işte yazmak konusunda da kendimi böyle kilitletmiş hissediyorum..
biri adımı söylese de kurtulsam!