ultraviyole ışınlara maruz kalan kutup ayısı sendromu var üzerimde.
o ne demek tabi ki bilmiyorum.
yazın hayatıma eylülde başladığımdan yazın hayatıma nasıl bir etkisi var hiiiç bilemiyorum.
deneyimli arkadaşlar bana yardımcı olur mu bu konuda, bak onu da bilmiyorum.
socrates'e hak veriyorum sanırım tam şu anda.
11 Haziran 2009 Perşembe
5 Haziran 2009 Cuma
uykudan önce kısa kısa a.k.a. not-ist
*-*işyeri uyuklamaları tv karşısında uyuklamak gibi, nasıl yatağa girince uykun birden kaçıyorsa masanın üzerine çaktırmadan kafanı koyunca tüm uyuma güdüm pırrr uçuveriyor.
*-*feysbuk gezintisi yaptım uykuda az önce; ve farkettim ki "ortaya karışık" başlıklı foto albümü olmayanı feysbuktan atıyorlar.
*-*yaz geliyorken indirimden yağmurluk alıp sonbaharı beklemenin üzüntüsün kapıldığım anda hava sıcaklığı 5 derece düştü, hihihi.
*-*dün kanalları gezerken (national geo ile discovery arası kanal d var da bizim tv'de) göz ucuyla gördüm "kocam size emanet" programını. reklam arasında bir göz atmama rağmen satırlarca yorum yapacak dar bilgim var, bak sen şu işe!
*-*bu hafta vizyona gire"körlük" filmini aylar önce seyretmiştim. aklımda tek kalan gael garcia bernal'ın "i just called to say i love you" şarkısını söylemesindeki süper ironi.
*-*kitabını okuduğum filme gittiğimdeki hayal kırıklığını melekler ve şeytanlar'da da yaşadım. ama bu sefer sonunu biliyor olmanın heyecansızlığıydı başrolde olan.
*-*"lie to me" izlemeye başdığımdan beri kendimi Dr. Lightman sanıyorum, hayırlısı.
*-*bloglarını takip ettiğim ama tarzlarına dayanamadığım insanlar var. nedir benim derdim kuzum?
*-*reklamlarından tiksinti duyduğum bir ankara cafe'sinin o pis ağızlı reklamlarını en yakın arkadaşlarımdan birinin yaptığını öğrendim yine de midemin bulantısı geçmedi.
*-*afla mastera döndüm ama öğrenci kimliğim henüz çıkmamış. a4 ebadında öğrenci belgesi alıp, one love'da öğrenci bileti olsam ayıp olur mu?
olur demeyin, şamarı yemeyin milli piyango!
öperins!
*-*feysbuk gezintisi yaptım uykuda az önce; ve farkettim ki "ortaya karışık" başlıklı foto albümü olmayanı feysbuktan atıyorlar.
*-*yaz geliyorken indirimden yağmurluk alıp sonbaharı beklemenin üzüntüsün kapıldığım anda hava sıcaklığı 5 derece düştü, hihihi.
*-*dün kanalları gezerken (national geo ile discovery arası kanal d var da bizim tv'de) göz ucuyla gördüm "kocam size emanet" programını. reklam arasında bir göz atmama rağmen satırlarca yorum yapacak dar bilgim var, bak sen şu işe!
*-*bu hafta vizyona gire"körlük" filmini aylar önce seyretmiştim. aklımda tek kalan gael garcia bernal'ın "i just called to say i love you" şarkısını söylemesindeki süper ironi.
*-*kitabını okuduğum filme gittiğimdeki hayal kırıklığını melekler ve şeytanlar'da da yaşadım. ama bu sefer sonunu biliyor olmanın heyecansızlığıydı başrolde olan.
*-*"lie to me" izlemeye başdığımdan beri kendimi Dr. Lightman sanıyorum, hayırlısı.
*-*bloglarını takip ettiğim ama tarzlarına dayanamadığım insanlar var. nedir benim derdim kuzum?
*-*reklamlarından tiksinti duyduğum bir ankara cafe'sinin o pis ağızlı reklamlarını en yakın arkadaşlarımdan birinin yaptığını öğrendim yine de midemin bulantısı geçmedi.
*-*afla mastera döndüm ama öğrenci kimliğim henüz çıkmamış. a4 ebadında öğrenci belgesi alıp, one love'da öğrenci bileti olsam ayıp olur mu?
olur demeyin, şamarı yemeyin milli piyango!
öperins!
3 Haziran 2009 Çarşamba
ses veriyorum; korkmaaa!
çay, biraz daha çay!
2 Haziran 2009 Salı
harvey milk.
filmlerin sonunda tutamadığımız göz yaşlarımızın artış oranı; muayyen günlerimiz, yaşımızın büyümesi, filmde kendimizi bulmamız gibi nedenlerle ilintilidir genelde. dün filmin son sahnesinde göz bebeklerimde biriken yaşların nedeni ise tamamen "based on the true life" ile alakalıydı. çok uzun zamandır merak ettiğimiz ancak korsan almamak için direnip, muradımıza aylar sonra erdiğimiz bir film oldu "Milk". daha önceden de söylediğim gibi bir filmi izlemeden önce bana ipucu verecek her türlü yazıyı okumaktan kaçınırım. uzun yıllar agatha christie okumanın vermiş olduğu gri hücre egzersizleri sonucu filmden alacağım tüm keyif kaybolabilir çünkü. film, çözümleme yapılmaya müsait olmasa bile okumam. velhasıl kelam, armada sinemaları 6. salondaki rahatsız koltuğuma oturduğumda fimin gerçek bir hikayeye dayandığından ve harvey milk adlı bir eşcinsel aktivist hakkında olduğundan başka bir şey bilmiyordum. sean penn'in oyunculuğunun izahattan müstesna olduğu konusunda hemfikiriz sanıyorum. ancak şunu belirtmeden geçecemeyeceğim yumruğunu havaya kaldırışındaki naiflikten(bu cihan'ın tespitidir), bacak bacak üzerine atışındaki tavrına, mimiklerine kadar baştan aşağı eşcinsel ruha bürünmüş olan sean penn'in eşcinselliği kıvırtmak sanan oyunculara öğreteceği çok şey var. oscar elbette ki her zaman iyi oyunculuğun tezahürü olmayabiliyor ama bu sefer gerçekten hak yerini bulmuş. harvey milk'in fiziksel görünümü üzerine bugün yaptığım küçük bir araştırma sonucunda sean penn'in bu rol için biçilmiş kaftandan öte bir te
rcih olduğunu söyleyebilirim. sadece sean penn değil, filmin sonunda göreceğiniz üzere cast mükemmel seçilmiş. gerçek karakterlere bu denli benzeyen bir oyuncu ekibine daha önce inanın hiç rastlamamıştım. gerçek karelerden film sahnesine geçiş o kadar mükemmel yapılmış ki bizim tarihimizden bir olayı anlatan güz sancısı'nı eleştiriken ne denli haklı olduğumu bir kez daha anladım. yarı belgesel tadında enfes bir biyografi izledim dün. ister homofobik olun ister olmayın, erkek eşcinselliği estetik bir görüntü sergilemediğinden daha ilk sahneden hafif bir rahatsızlığınız olabilir. ancak filmi estetik kaygılardan uzak, hormonsal tercihe saygı çerçevesinde izlerseniz heteroseksüel bir kişinin temel bir hakkının elinden alındığında duyduğunuz öfke ve üzüntüyü hissedeceksiniz. hatta eşcinselliğe karşı ön yargılysanız muhakkak izleyin derim.
ön yargılarınızı kırın!
sizden biri, bizden biri olanlarla, cinsel tercihi sizinle aynı değil diye dışladıklarınız, kaçtıklarınızla yüzleşin. hiç olmazsa Harvey Milk için deneyin bunu! pişman olmayacaksınız.
rcih olduğunu söyleyebilirim. sadece sean penn değil, filmin sonunda göreceğiniz üzere cast mükemmel seçilmiş. gerçek karakterlere bu denli benzeyen bir oyuncu ekibine daha önce inanın hiç rastlamamıştım. gerçek karelerden film sahnesine geçiş o kadar mükemmel yapılmış ki bizim tarihimizden bir olayı anlatan güz sancısı'nı eleştiriken ne denli haklı olduğumu bir kez daha anladım. yarı belgesel tadında enfes bir biyografi izledim dün. ister homofobik olun ister olmayın, erkek eşcinselliği estetik bir görüntü sergilemediğinden daha ilk sahneden hafif bir rahatsızlığınız olabilir. ancak filmi estetik kaygılardan uzak, hormonsal tercihe saygı çerçevesinde izlerseniz heteroseksüel bir kişinin temel bir hakkının elinden alındığında duyduğunuz öfke ve üzüntüyü hissedeceksiniz. hatta eşcinselliğe karşı ön yargılysanız muhakkak izleyin derim.ön yargılarınızı kırın!
sizden biri, bizden biri olanlarla, cinsel tercihi sizinle aynı değil diye dışladıklarınız, kaçtıklarınızla yüzleşin. hiç olmazsa Harvey Milk için deneyin bunu! pişman olmayacaksınız.
1 Haziran 2009 Pazartesi
yaşat beni pepsi!?!
farkettim ki televizyon izlerken sürekli reklam eleştirisi yapıyorum.
öncelikle, reklamdaki devamlılık hatası beni her seferinde rahatsız ediyor.
geçen metin yazarı bir arkadaşımla konuşurken -ben yine reklam eleştiriyor olacağım ki- şöyle bir açıklamada bulundu; "sen ne kadar yaratırsan yarat, üretirsen üret sonunda ürün müdürünün aklındakini yazıyorsun"
gayet mantıklı geldi ve reklamcılık sektörüne karşı bir yumuşama oldu içimde.
ama yine de kendimi eleştirmekten alıkoyamıyorum.
belki buna içimdeki yaratıcılığın önlenilemez fışkırması sebep oluyordur.
bu yaratıcılığı bir yöne itemediğimden, şu aralar sorundan başka bir şey yaratamıyorum gerçi.
hiç şüphesiz reklamlarda oynayacak kişi seçilirken güvenilirlik kriteri baş rolde oluyor(dur).
yapılan bu anketlerde cevap verenler neye göre kime göre isim söylüyorlar anlayamıyorum.
karar vermekte zorlanan bir yapım olduğundan da olabilir de böyle bir soruya muhatap kalsam "-ıııııı, -hmmm -hömmm" tarzı ünlemlerden başka bir isim söyleyebileceğimi sanmıyorum.
ama her konuda olduğu gibi bu konuda da kararlı türk halkı çeyrek asırdır seda sayan'a güveniyor.
seda sayan'a güvenen insanlar nesine güveniyorlar misal?
ağzından çıkan her şeyin doğru olduğuna mı?
basit bir mantıkla; parti kursa bu seda sayan kişisi, iktidar mı olur?
idrak eşiğimin altında kalıyor doğrusu.
böyle bir rol model olduğundan olsa gerek pepsi son reklam kampanyasında seda sayan'ı seçmiş.
reklam baştan aşağı felaket.
öncelikle, reklamdaki devamlılık hatası beni her seferinde rahatsız ediyor.tırın içindeki seda abla ilk 2 karede montluyken birden soyunuk ve beyaz t-shirt ile çıkıyor karşımıza.
ben ilk seyretmede görüyorsam, bunu teknik ekibin fark etmemesi olası mı?
ya da nasılsa güveniyorlar seda abla'ya, süper kahraman misali birden soyunduğuna inanırlar mı dediler, bilemiyorum.
sonra şarkı çok korkunç.
nil karaibrahimgil'e aitmiş ancak yorum beni benden alıyor.
en az ibrahim tatlıses'le öpüşme sahnesi kadar dayanılmaz bir yorumu var seda sayanın.
reklamın içeriği ise çok ama çok fena.
bir anne bir oğul ve kurtarıcıları yetiş bacım.
nolur yardım edin sedaaanım demeye bile gerek kalmadan, kalbinin temziliğinden olsa gerek, direk 10.000TL olan şişeyi gösteren seda sayan'ın, gencin ve annesinin hayatını kurtarması..
üstüne üstlük bir de babasını araması için kontör vermesi...
kaderimizi şişenin belirlediği tek zaman 10-14 yaşlarımızda oynadığımız doğruluk mu cesaret mi oyunuydu.
ondan beridir şişelerden bir beklentim yok.
pepsi'den para çıkacak diye araba kredisine girmek en güvenilir insanın seda sayan olması kadar saçma.
görüntüsünü bile filtre kameralarla hileli gösteren birisine güvenmek? ilginç!
pepsi'den çıkan 10.000TL ile üniversiteye gitmek? daha da ilginç!
pepsi türkiye piyasasında coca cola'nın çok gerisinde.
ve hatta yiyecek içececeğin siyasallaşması sonucu bazı gazlı içeceklerin bile arkasında.
hal böyle iken yaratıcılıktan uzak, avam, duygu sömürücüsü(baba artık üniversiteye gidebileceğim), hedef kitleyi tam aksi yönde etkileyecek bir reklam da nesi?
suç ürün müdürünün mü reklam ajansının mı bilemiyorum.
marketing, tüketici beklentisi, reklamcılık da bilmiyorum.
normal bir vatandaş olarak diyorum ki;
reklamın iyisi kötüsü olmaz belki ama bu kadar da kötüsü olmaz!
öperins!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


