30 Aralık 2010 Perşembe
borcum borç ama..
ssk'dan bağ-kur'a geçişimi yapan devlet bunu bana bildirme gereği duymadığından, primlerimi ödememe rağmen 2 yıllık birikmiş prim borcum görünüyordu.
dekontları sundum, onu hallettik.
e-devlet şifremi bugün aldım, öyle bakınırken arabaya bakayım dedim.
ne göreyim, vergi dairesi arabamın üzerine haciz koymuş; oraya da vergi borcum varmış meğerse.
vergi yüzsüzleri listesine sokacaklar utanmasalar.
vergi dairesinin bana daha fazla borcu var ama belge eksikliğinden mahsup edilemiyormuş.
onu da halletti muhasebecim.
allahtan hakkımda açılmış bir davaya falan rastlamadım.
o da olsa tam olacağdı.
borç batağındayım, acil yardım!!
öperins!
29 Aralık 2010 Çarşamba
müjde; sahalara geri dönüyorum!

28 Aralık 2010 Salı
ankarævents
ben "hay hay" dedim.
uzun zamandır hay hay'ı cümle içinde kullanasım vardı, güzel vesile oldu.
sosyal açılımlar yapmak sadece sizin işiniz değil sevgili istanbullular ve izmirliler.
biz de bürokratik eylemlerimizden vakit bulunca gayet de güzel sosyalleşebiliyoruz.
ve sen ankaralı bloggermate'im, ankaralı'nın gücünü göstermek için ben de varım diyorsan, buyur pliş.
http://www.ankaraevents.com/blog-yazarlari/
bu arada organizasyonun içeriği hakkında hiçbir fikrim yok.
bekleyip göreceğiz.
öperins!
17 Aralık 2010 Cuma
Çin Mali ho!
hanginizin gözü kaldı çabuk söyleyin? vallahi dövmeyeceğim ya! klasik topuk çevirme ekinligim sırasında Lovelyshoes The favorite in topuğu caaat diye kopuverdi. cakilabilecek bir şey gibi göründüğünden is yerindeki (nalburiyede çalışıyorum evet) cekicle vurdum. ama adamlar nasıl bir teknoloji ile yaptilarsa girmedi namussuz! allahtan ofiste yedek ayakkabım var da eve topallayarak gitmek zorunda kalmayacağım. ayakkabıcı da ayakkabıyı yapamam dersee yaktım ciranizi! operins!
13 Aralık 2010 Pazartesi
diyare diary
inception'dan beri bir filmi sinema perdesinde görmememiştim misal.
çarşamba günü, annemin yatılı mürebbiyelik görevine soyunmasını da fırsat bilerek bir yerden başlayalım diye av mevsimi'ne gittik.
aslında film üzerine de yazarım ama burda yazılmışı var.
porco rosso tam diyeceklerimi demiş; Ortalama bir polisiye filmi. Tek farkı türk yapımı. Çok şey beklememek lazım heralde polisiyelerden. Ya da Türklerden.
o yüzden yazarak vakit kaybetmeyeyim.
her ne ise efendim o akşamın gecesinde berbat bir mide ağrısıyla uyandım.
rennie içtim geçeceğini umarak, boşa çabalamışım.
çoğunuzun twitterda görüp bir geçmiş olsun demediği üzere rota virüs kapmışım.
genelde bebeklerde olan bu söylemesayip ishal virüsüne karşı oğlanı aşılatmıştık.
ama bebek gibi kız olduğum gerçeğini gözden kaçırmışız.
bu gözden kaçırma bana yatakta geçen bir perşembe-cumaya maloldu.
hayatımda ilk kez rapor aldım. hem de 3 gün.
şu an iyiyim. gibi.
ayaklarımda bir soğuma başladı.
ölüyor muyum ne?
ay bu arada bi de beynimin içine hayde söyleyen cem yılmaz kaçtı.
tam kovuyorum, rahatlıyorum; zaart ordan bi haber bülteni, bi magazin programı "çiktum çami budadum" sonra ardı arkası kesilmeyen bir beyin içi şarkı söyleme seansı.
ben bekliyorum zaten yakında biri bu türküyü söylerken kafayı yer.
kesin yer kesin!
hadi öperins!
6 Aralık 2010 Pazartesi
sosyal mesaj kaygısı.
biraz ağır kaçmaz mı senin bloğa, sonuçta senin bloğun günü geçirmelik, eğlencelik yazılardan oluşuyor dedi.
bozuldum.
blog elbetteki benim hayat tarzımı, duruşumu, giyinişimi, konuşuşumu, koşuşumu, kuşuşuşuşumu yansıtıyor.
ama laylaylom bir imaj çiziyorsam çok üzülürüm.
zira takım tutumuyorum ve politikayla ilgilenmiyorum diyen insanlardan genelde haz etmem.
söz meclisten dışarı ama aşırı alınganlarınız alınabilir de.
insanın hayatta ucundan tuttuğu bir tarafı, bir duruşu olmalı.
apolitik olmayı zaten kabul etmiyorum da, futbolun bu denli etkili olduğu bir ülkede yaşıyorken -en azından- renkleri uğruna bir takım sevmeli, yalan da olsa maçları takip etmeli insan.
ben siyah-beyazı fazla seviyorum belki ama bu denli bir aşk değil karşı taraftan beklediğim.
sözde de olsa bir gönül bağı.
bu konuda önceden de yazmıştım gibi geldi.
neyse sorun değil, şimdi bloğuma ağır gelecek konuya geçelim.
sabah kanal d'ye geçince tüm muhalefeti ortadan kaybolan irfan değirmenci'yi izliyorduk.
beşiktaş-bursa maçı olaylarını akabinde de guti'nin lüks otomobiliyle yaptığı kazayı, yüksek promille yakalandığını ve serbest kaldığını yayınladılar.
durum çok trajik geldi.
kimin için ne için kavga edip adam kesiyorsun?
yanlış anlaşılmasın guti canımız ama taraftarın da holigan olmadan önce biraz düşünmesi gerek.
futbolcu takımı için çıkar sahaya futbolunu oynar, sen adam doğrarsın.
maçtan sonra eğlenmeye gider, sen nezarathaneye gidersin.
içkisini içer sen çilesini çekersin.
sen gün sayarsın, o parasını.
o yüzden aferim sana, aynen böyle devam et!
3 Aralık 2010 Cuma
sözüm söz demiştim!
siprariş vermek için sabırsızlanıyorsunuz.
ama çemkirmeden önce benim 5,5 aylık bir bebek annesi ve cumartesi dahi çalışan tam zamanlı avukat olduğumu hatırlayınız rica ediciim.
hatırlayıp, deli gibi pişman olduysanız şimdi konumuza geçebiliriz.






25 Kasım 2010 Perşembe
meraklısına
ön bilgi olarak lovely olduklarını söyleyebilirim.
hayal kırıklığı yok.
beyaz düz pabucun gelmemesi dışında tabi.
onun haricinde, nasıl görünüyorlarsa öyleler.
numaralar cuk, biri biraz büyük oldu yalnız.
akşam çekip koyarım fotoları kendiniz değerlendirirsiniz canlarım.
mucköperins!
24 Kasım 2010 Çarşamba
penceresi cam cama
zorlasam 2-3 tane bulurum belki.
bu sebeple sakın kişisel anlaşılmasın ama öğretmenlerimi yılda bir gün değil hiçbir gün hatırlamak istemiyorum.
hoş çok çok kötü anılarım olduğundan değil,
zorlasam 2-3 tane bulurum belki.
ama benim;
rahmetli büyükbabam,
annem,
kız kardeşim,
teyzem,
eniştem,
amcam,
yengem,
1 kuzenim,
2 kuzenim,
3 kuzenim,
4 kuzenim,
5 kuzenim,
6 kuzenim,
ÖĞRETMEN.
sırf onların hatrına, artık aile mesleği olmasının hatrına kutlarım ben bugünü,
bunu okuyan tüm öğretmenlerin de pek tabi.
Öte yandan bugünün şımarıklığı olan "aa neden benim mesleğimin günü yok" cümlesini kuramayacağım zira 5 Niğsan avukatlar günüdür.
siz kutlamazsınız, müvekkillerim ellerinde çiçekler, hediyelerle gelmez ama o gün avukatlar günüdür.
ben bir köşede gizlice ağlarım; beni yılda bir gün bile hatırlamıyorlar diye.
bunu öğrendiğinize göre artık 2011'de bana bir sürpriz yaparsınız, değil mi canlarım?
öperins!
12 Kasım 2010 Cuma
oxford vardı ben de giydim.
ve fakat ayakkabılarımı çekerken hepsinin oxfordingen ve türevleri olmasını farketmem ne olacak?
vizyonum mu dar nedir?
11 Kasım 2010 Perşembe
keep in mind, we're under the same sky.
9 Kasım 2010 Salı
dombililer koşun zayıflıyoruz!
dietle ilgili postum yayınlanır yayınlanmaz burcu abla a.k.a. brajeswari bana bir blog sayfasının linkini attı.
paranı kilona harcama ispanyolca konuş, sen zaten penolope gibi kızsın dedi, ya da böyle bir şeyler.
her neyse mevsimlerden roma bloğunun sahibesi mehtap hanım zayıflatma gibi ulvi bir amaç edinmiş ve bu amaçla bir program başlatıyor.
son katılım 13 kasım.
ben hemen boyumu, yaşımı, kilomu, endeks kondeks her şeyimi tüm samimiyetimle yazdım.
gizlim saklım yok bilirsiniz.
düzen karşıtı bir bünyeyle nereye kadar bu programı ilerletirim bilemiyorum ama her zamanki gibi çok feci gaza geldim.
ilgilenenler için lingo lingo şişeler
öperins tontiş yanaklarınızdan!
iki haftadır diyetteyim ve kaybettiğim tek şey iki hafta*
doğum sonrası, hamilelikte aldığım 13 kilonun 10'unu vermiş olmam çok süper bir olay gibi görünse de hamileliğe girişte de hatrı sayılır bir kiloda olduğumdan zayıf insan kategorisine giremedim henüz.
hoş hayatım boyunca da giremedim zaten.
en son bir başıma italya'ya gittiğimde ilk hafta yeme içmeden kesilip 57 kiloya düştüğümde sene 2005'ti.
6 ay sonunda -o kadar makarna da yememe rağmen- 58 kiloyla yurda dönüş yapmıştım.
o günden sonra da baskülü 60'ın altında görmedim maalesef.
istesem 4-5 kilo veririm ama bu sefer gerçekten zayıflamak istediğim için diyetisyene gitmeye karar verdim.
diyetisyene gitmeye karar verdiğimden beri nizasız ve fasılasız yiyorum.
param boşa gitmesin diye yapıyorum bunu, yoksa 5-6 kiloyu her diyetisyen verdirir.
benim üzerimde çalışmalı, bana değer verip önemsemeli.
ekmeğin aslanın ağzında olduğu şu devirde kolay para kazanmaca yok.
iradeli ve kararlı diyetisyene gitme kararımdan beni tek vazgeçirebilecek kişi christina.

monica'nın alıştırdığı etli butlu kadın motifi, christina hendricks ile en top seviyelerine varmak üzere.yapılan güncel araştırmalar (erkek dergilerinin gerzek anketlerinden bahsediyorum pek tabi) dünya üzerindeki en seksi kadının christina olduğu yönünde.
şimdi ben zayıflar da, balık etli kadınlar moda olursa kaybolan yıllarıma yanarım çok fena, diyetisyene saçtığım paralar da cabası. ne yapsam karar veremiyorum. diyetisyene gitmezsem o parayla ispanyolca kursuna gideceğim.
balık etli olup ispanyolca konuşmak mı? zayıf olup penolope cruz'un her giydiğini giyebilmek mi? dilemma, dilemma, dilemma!
öperins!
8 Kasım 2010 Pazartesi
sübhanallah kardeş ibretliğim vallahi.





5 Kasım 2010 Cuma
freaks and geeks
4 Kasım 2010 Perşembe
aduuu!

2 Kasım 2010 Salı
procrastinate now, dont put it off!*

1 Kasım 2010 Pazartesi
kelebek gibi uçar lafı iyi sokarım
19 Ekim 2010 Salı
şans musikisi
*elbette türkçesini okuyorum, ama bu kapak içerikle daha alakalı olduğundan bu görseli seçtim. iyi yapmışım değil mi? gerçi sen kitabı okumadıysan içerikle kapağın alakasını nerden bileceksin.
16 Ekim 2010 Cumartesi
geceler mi uzadı bu karanlık ne?

bir yaz çocuğu olarak saatlerin geriye alınmasından hep nefret ettim,
nefret etmekle kalmayıp protesto da ettim.
saatlerim hep yaz saatinde kalır benim.
geriye almam, bir saat ilerde yaşarım kışları.
zaten geriye almanın mantığını da anlamam.
daha doğrusu anlamazdım.
evde bir minik olunca, hem de doğası gereği sabahları erken uyanınca "sabahlar olmasın" derken neden bahsettiklerini anladım.
mevsim güz, saat 6 ise sabah değil gece oluyormuş meğerse.
bekle ki güneş doğsun.
bekle ki hava aydınlansın.
bu sebeple ilk defa bu sene saatler geriye alınsın istedim.
hatta o kadar heyecanlanmışım ki geçen cumartesiyi pazara bağlayan gece saatleri geriye aldırdım; fazla uyuyacağımıza sevinerek hem de.
meğerse bu hafta imiş.
bu gece seve seve saatimi geriye alıyorum,
siz de sevinin bu sene geriye alınmasına, en azından benim için.
donsuz geceler diler, öperins!
9 Ekim 2010 Cumartesi
my little toy fun.
4 Ekim 2010 Pazartesi
alle the mom

özlü söz.
21 Eylül 2010 Salı
sevgili hırsız lcv.
bershka, stradivarius için kendimi artık biraz büyük hissettiğimden, aslını söylemek gerekirse çoğu ürünü de pazardan bulduğumdan forever new yeni favorim olmakta zorlanmadı.
bu arada pull&bear'ı tenzih ederim, o benim canım!
işte böyle neşe içinde paraları savururken, sevgili doorstepping sayesinde tanıştığım ve manasızca sürekli nerde olduğumu bildirme hevesi duyduğum foursquare aracılığıyla panorada olduğumu tüm twitter izleyicilerime beyan ettikten kısa bir süre sonra avivaevsigorta adlı kullanıcıdan aynen şu mesaj geldi; "gökçe hanım siz panoradayken ve bunu herkes biliyorken eviniz ne kadar güvende"?
o an filmlerdeki şişko ve gözlüklü gencin ne hissettiğini anladım; ilk önce ben ölecektim.
korku tüm bedenimi sararken gözümün önünden burma bilezikler, i-pad, mac, kasadaki değerli evraklar geçti.
iyi ki bunlara sahip değilim diye derin bir oh çektim, umursamaz tavrımla alışverişe devam ettim.
sevgili aviva, ben umursamadım ama bu nasıl bir reklam, nasıl bir pazarlama stratejisi!
korku toplumu yaratılmak istendiğinin farkına çabuk varmış olacaksınız ki hemen durumu lehinize çevirmişsiniz.
sizi kınıyorum ve laflar hazırladım.
hırsızlar 4squareden beni takip edip evime girerse sorumlusu sizsiniz, yakarım çıranızı!
hadi gidin şimdi, öperins!
kirpiklerimin gölgesi

18 Eylül 2010 Cumartesi
TGIS!
13 Eylül 2010 Pazartesi
nascosta

evet. normali bu. belki çok düşünmekten belki de hiç düşünmemekten bugün hoşgeldim yazımıza böyle bir giriş yaptım.
en son elim karnımda, karnım burnumda bırakmıştınız beni.
bugün eli burnunda bir oğlan çocuğu ile geri döndüm size.
babası gibi planlı-programlı olacağını şimdiden söylercesine, son yazımda da belirttiğim gibi tam gününde,11 haziranda geldi ali fikret.
büyük adam olsun diye ali fikret koyduk adını.
olur mu olmaz mı bilinmez, çok da önemli değil zaten.
anneliğin mükemmeliyetinden, ne şahane bir duygu olduğundan bahsetmeyeceğim.
zaten bahsedemem kelimeler kifayetsiz kalır.
3 ay boyunca ne yaptığımı, doğum hikayemi de anlatmayacağım.
her şeyin çok kolay ve rahat olduğunu bilin yeter.
tavsiyeme uyup beni twitterdan takip edenler doğuma girene kadar neler yaşadığımı gördüler zaten.
bazıları da radyodan duydu doğurduğumu, canlı yayında.
şanslı olanlar ali fikret'i de gördü, ne şans ama!
şimdi ben, biz ankara'nın sonbaharını bekliyoruz.
yeni heyecanlar yeni yaşanımlarla.
sonbaharla birlikte ben de, bir zerrin tekindor kadını gibi hoş geldim umarım.
öperins!
31 Ağustos 2010 Salı
31 Mayıs 2010 Pazartesi
veda busesi
siz bunları okurken ben çok uzaklarda olacağım.
postumu yazıp, koşarak uzaklara kaçacak değilim.
bundan sonra bir daha zor post yazacağım, siz de beni her özlediğinizde dönüp dönüp bu yazıyı okuyacağınızdan uzak olacağım evet.
sanırım analık iznine ayrıldım ben.
ama bunu derken bile canım ofisimde olmam bir ironi değilse nedir?
artık ütopik bir olgu haline gelen tarlada doğurmak fikri, randevulu sezeryan fikrinden daha cazip geldiğinden hala işe geliyor olabilirim içgüdüsel olarak.
içgüdülerime kalsa bir kaç ay daha doğurmam ben gerçi.
düşündükçe bi acayip oluyorum; bir insanın a'dan z'ye sorumluluğu.
beslemesi, yıkaması, yatması, kalkması...
solunca çöpe attığın bir çiçek, fazla yem verdiğinde ölen bir japon balığı değil; bir İNSAN!
ayy aman neyse; düşünmeyelim, akışına bırakalım..
ben şimdi gidiyorum. ne zaman doğuracağım hala belli değil.
belli olsa da "şu gün doktorumuzla meleğimizi kucağımıza almak için sözleştik" tandansında yazılar yazmayacağımdan, sizinle bu son buluşmamız.
bir süre süt, kaka rengi, isilik, pişik, gaz, "trending topics" olacak hayatımda.
becerebilirsem afyonumdan yazarım bir şeyler.
ama becerebileceğimi sanmadığımdan 2 ay gibi bir süre beni twitterdan takip edin derim ben.
sancılarımın 2 dakikada bire indiğini bile tivitleyeceğim, öyle de manyağım ama siz beni böyle sevdiniz değil mi?
ay bak gözlerim doldu.
sizi seven ve daima sevecek olan anneniz aman alle'niz.
öperins!
17 Mayıs 2010 Pazartesi
11 Mayıs 2010 Salı
gerisayım başlasın!
ileride dönüp baktığımda pişman olmamak adına bir kaç şey karalayayım istiyorum ama yine de becerebileceğimi sanmıyorum.
bugün itibariyle şafağa tam 1 ay kaldı.
tabi matematiksel ve takvimsel sonuçlara göre.
bu haftadan itibaren her hafta doktora gitmeye başlayacağım, bu da artık her an 3 kişi olabiliriz anlamına geliyor sannımca.
dünkü muayenede, melek yavrumun 36 haftalık olmasına rağmen 39 haftalık boyutlarında olduğunu öğrendik.
anlayacağınız bir tosun bizi bekliyor, ya da biz bir tosun bekliyoruz.
şu sıralar en çok karşılaştığım iki soru; -çantanı hazırladın mı? -işi ne zaman bırakıyorsun?
çanta falan hazırlamadım henüz,
bu bebiş beni rahatlığa çok alıştırdı, hazırlarııııızzz diyorum soranlara;neticeten 2 gecelik bir çorap.
işi bırakma hususu ise keyfekeder.
kendimi çok iyi hissettiğim için işi şu an bırakmayı da düşünmüyorum.
evde otursam ne yapacağım?! seda sayan izleyeceğime bir işe yararım daha iyi.
hala her gören hamilelik sana çok yakıştı diyor.
ciddi ciddi hemen bir tane daha yapmayı düşünüyorum.
güzellik uğruna çocuk doğuran birini arıyorsanız, o benim.
şaka bir yana hamileliğim boyunca; ne aş erdim, ne midem bulandı, ne ağırlaştım ki şu ana kadar 12 kilo aldım üzerine aldığım iltifatlar da cabası :)))
yani bebiş beni hiç üzmedi, bilakis mutlu etti çokça.
kucağıma alınca neler hissettirecek kim bilir?
doğuma dair ne bir heyecan ne bir korku var içimde..
sadece merak, derin bir merak.
bekleyelim görelim, a.f. bize neler getirecek..
müstakbel anne şevkatiyle öperins!
10 Mayıs 2010 Pazartesi
nesfitsel cevap
ancak kalite standardında bir değişiklik yokmuş.
ne demişler; önemli olan kalitesi değil tadı.
kimse böyle bir şey dememiş tabi ama bazen akan dereden su içmek evdeki damacadan su içmekten kat kat keyifli olabilir.
elveda nesfit, elveda vitamin ve demirler..
hoşgeldin ekmek üstü şokella*..
öperins!
*gizli bir nestle hayranlığım var sanıyorum.
8 Mayıs 2010 Cumartesi
bilinçli tüketici alle.
canım bir şey yemek istemez ama evden de aç çıkamayacağım için, en büyük kurtarıcım ve zevkle yediğim şey süt+ sade nesfittir.
merve'nin yazısında bahsettiği ablalar gibi rejim amaçlı yemediğimden bal ve ilave tatlı da eklemiyorum üzerine :)
evde nesfitim bittiğinden cepa-carrefour mağazasından ekonomik paket, şok, damping, indirimli nesfiti görünce sevinç içinde hemen aldım.
bundan sonrasına nestle'ye attığım mail ile devam etmek istiyorum.
nesfit yiyenlere/yemeyi düşünenlere naçizane tavsiyem ve uyarımdır, öperins!

28 yaşında hamile bir bayanım. Hamileliliğim süresince sabah kahvaltısında düzenli olarak Nesfit yedim. gerek süt takviyesi yapmam gerekse içerdiği demir ve mineraller sayesinde güne iyi başlamamı sağlayan bir ürün nesfit. evde nesfit'imin bitmesi üzerine dün Carrefour Cepa- Ankara şubesinden Nesfit ekonomik paket aldım. Poşette 2 adet 450 gr olması hoşuma gitti. ancak bu sabah paketi açtığımda ekonomik olan tek şeyin fiyat değil aynı zamanda ürün olduğunu gördüm. neredeyse yarı oranında inceltilmiş taneler buldum karşımda. her neyse deyip yediğimde büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. zaten yüksek olan tat alma yetimin ekstra fazla olduğu şu günlerde yediğim şeyden zerre tat almamam, bilakis bende lastik çiğniyormuşum hissi oluşturması sabah sabah hayal kırıklığı oluşturdu bünyemde. kutunun üzerine tadının ve biçiminin de değiştiğine dair bir uyarı olsaydı almazdım. paramı çöpe atmış gibi hissediyorum kendimi zira bu halde nesfiti yemem mümkün değil. bunu sizinle paylaşmak ve mağduriyetimi bildirmek istedim. iyi çalışmalar."
hamiş: cevabi yazı gelirse ilkeli yayın politikam gereği onu da yayınlayacağım .
4 Mayıs 2010 Salı
tek başına bir adam

dün izlediğim a single man de bunlardan biri..
film christopher isherwood'un aynı adlı romanından uyarlanmış.
yorumlardan okuduğum kadarıyla şaşırtıcı derecede romana sadık kalınmış.
bir klasik olarak; kitabı okuyup filmde hayal kırıklığına uğrama fenomeni bu filmde çok aza indirgenmiş.
bu sebeple hemen kitabı edinip okuyası geliyor insanın.
filmin başrollerinde her ne kadar julianne moore'un da adı geçse de fim "tek bir adam"ın yani colin firth'ün performansı üzerine kurulu.
performans dışında görsellik olarak çok zengin bir film.
bu kadar güzel insanın bir arada bulunması, yönetmen koltuğunda oturan ünlü modacı tom ford'un başarısı muhakkak ki.
dönem filmi olmasının avantajıyla kıyafetler, makyaj, saçlar, ruh haline göre netleşip matlaşan görüntüler çok başarılı.
her zaman söylüyorum; erkek eşcinselliği cinsel açıdan estetik olmadığı gibi çoğunlukla antipatik bulunuyor.
öte yandan kadın eşcinselliğinden kat kat romantik olduğu da su götürmez bir gerçek.
eğer ben sevmem öyle erkek erkeğe öpüşme falan diyorsanız film rahatsız edici olabilir.
ama yaşattığı duygusallık , cinselliğin kat be kat ötesinde.
ellerine sağlık tom ford!
öperins!
3 Mayıs 2010 Pazartesi
baba, oğul ve kutsal damacana.
poz vermenin ne kadar zor olduğunu, doğal durun dendiği zaman ne yapacağını bilememenin çaresizliğini yaşadık.
aslında düğün fotoğraflarında da aynı zorluğu yaşamıştık ama orda suratımdan eksik etmediğim ve yüz kaslarımın ağrımasına sebep olan yapma gülüşüm beni kurtarmıştı.
onu burada kullanmak istemedim, zira o kadar samimi ve güzel bir ortam vardı ki yapmacıkları çöpe atmamız gerekiyordu.
yattık, yuvarlandık, güldük, bolca sohbet edip güneşlendik, sakalllılarımızı yedik ve bu arada bir sürü fotoğraf çekindik..
çok keyifli bir cumartesi idi,..
burdan brajeshwari'ye bir kez daha teşekkür etmek istedim, tüm fotoğraflar harika!
sabah sabah rahatsız edip kendisine sormadığım için, burcu ablayla olan genç yetenek cihan'ın çektiği fotoğraflarımızdan -çok istememe rağmen- buraya koymuyorum.
siz baba, oğlu ve kutsal damacana ile yetinin.
bu esprimden sonra benle ilişkinizi kesmek isterseniz anlayışla karşılars, öperins!
**editasyon: ay yazmazsam çatlarım;
tayt: pazar
t-shirt:pazar
hırka: pazar
ayakkabı&saat: pazar değil
*pazaristanın sunduğu postumuzun sonuna geldik ama iğrenç esprilerimizden vazgeçemiyoruz, öperins!
30 Nisan 2010 Cuma
fark?
aslında sana olan kızgınlığım çok daha öncelere dayanıyor.
aylar önce yine sana bir mail atmıştım, cevap verme gereği duymamıştın.
şansından su grubunun kinci burcu değil de en şükelası olan yengeç burcuna mensup olduğumdan 2-3 ay triplenip sonra olanların üzerine perde çekmiştim.
hoş insanım vesselam.
geçen zaman zarfında yazılarını okumakla yetiniyordum ki, geçen yine bir hususta hislerimi paylaşmak amacıyla sana mail atma gafletinde bulundum.
bak gaflet diyorum kibarca zira yaptığımın salaklık olduğunu o zaman düşünmemiştim.
yahu şekerim; nedir bu kibirin sebebi?
benim bilmediğim bir popüleriten, şan-şöhretin mi var?
hağğ duruşumun, zekamın, kariyerimin hastası olabilirsin ama yine de bu kadar kaba olma rica edeceğim.
hadi ben neyse süper egom sayesinde seni takmayacak kadar olgunum da, başkalarına da bunu yapıyorsan ağlar, üzülürler.
ayrıca paylaşım için blog yazıyor isen geri dönüşlere de aynı şekilde ilgili olmalısın, benden söylemesi.
misalen geçen iki paket aldım; biri banyosuyu a.k.a nesciğimden, diğeri de canım hesi'den..

27 Nisan 2010 Salı
kuki muki
yani ismi, bir şekilde insanın hayatını etkiliyormuş.
durumdan vazife çıkararak "iyi o zaman herkes bana hediye alsın" dediysem de, senin alman gerekiyor diye hemen üste çıktılar.
oysa ben hediye almak konusunda çok ama çok başarısızım.
sevmem demiyorum ama sıradanlıklardan hoşlanmadığımdan hediye verirken ve de seçerken oldukça zorlanıyorum.
malumunuz veçhile yakın bir zaman önce 10. yılımızı şenlikler olmaksızın kutladık.
10. yıl olması münasebetiyle cihan'a farklı bir hediye almak istedim.
yaklaşık 4-5 sene önce pasta yapmaya merak sarmış, evde kendi kendine profiterol yapmış oldukça da başarılı olmuştu.
bunun üzerine bir pasta kitabı aldıysam da devamı gelmedi hevesin.
normalde bir erkeğe hediye edilemeyecek ama küçükken evde beze yapıp, arkadaşlarına dağıtan bir adam için ilgi çekici olabilecek bir fikir geldi aklıma.
yıllardır komşum olan funda pastanesinin açmış olduğu funda classy'de bir kurabiye tasarım kursuna yazdırdım onu.
açıkçası sever mi mutlu olur mu diye tereddüt ettim ama sonuç; mükemmel!

öğretmeni de o'ndaki üstün yetenek karşısında şaşırmış.
bunları görünce ben de şaşırdım, kendi tasarımı olan kalpli beşiktaş formasına bayıldım.
hemen kendime paye çıkararak, küçük emrah'ı keşfetmiş plakçı kadar sevindim.
başarılarının devamını diliyor ve kocaman öpüyorum canım ;)
16 Nisan 2010 Cuma
bu karayı al parayı.
yine böyle bir cümleye az sonra başlayacağım ama önce çıkmak isteyen varsa çıkabilir.
neyse "eskiden" trt'de bir dizi vardı, ismini hatırlayamıyorum. (gugılladım süper nine imiş)
dizinin kahramanlarından biri üç kağıtçı campbell idi, belki daha önce de bahsetmişimdir bilemiyorum.
o günlerden ağzımıza babam sayesinde yapışan bu kahramanın adını, şimdi dahi düzenbaz kişiler için kullanırız aileCEK.
yani üç kağıtçı lafı 28 senelik yaşantımın 20 senesinde bilfiil kullandığım bir söz öbeği.
bugün sabah bekir coşkun'un yazınsını okurken farkettim ki bu üç kağıtçı bildiğin bul karayı al parayıcıymış.
bulunca da sanki ilk kez ben farketmişim gibi sevindim, ancak sevinmemle kendimden utanmam arasında o kadar kısa bir zaman aralığı geçti ki sevinmelere doyamadıııım.
sözcüklerin kökenine duyduğum ilgi hakkında sol tarafta bas bas bağırırken, şu yaşımda, bu ilgiyle bunu farketmiş olmanın utancını kaç saattir üstümden atamıyorum.
yazayım, kamuoyu ile bu utancımı paylaşayım, belki benim gibiler vardır ve hatta daha beteri bu yazıyla bunu anlamış olanlar olursa rahatlarım dedim.
yazımı yazdım, bekliyorum.
hadi öperins!
14 Nisan 2010 Çarşamba
aşkın 3650 günü

gün 365: bir sırrı herkesten saklar gibi
gün 730:sessizce sokulup ağlar gibi
gün 1095:beni bir şeylerden aklar gibi
gün 1460:koparmadan çiçek koklar gibi
gün 1825:hiç bozulmamış yasaklar gibi
gün 2190:geçmiş değil bugün gibi
gün 2555:yanımdasın
gün 2950:aklımdasın
gün 3285:gündüzümde, gecemdesin
gün 3650:çalınmasın, söylenmesin...
aşkın 3650. günü kutlu olsun!
10 Nisan 2010 Cumartesi

6 Nisan 2010 Salı
ankara'da bir pazar, venedik'te bir gece.
rahmi koç müzesi- oyuncaklar bölümünden
uzun zamandır aklımda olan rahmi koç müzesi ve bünyesindeki geçici minyatür odalar sergisine gitmeden önce kale etrafı ve saman pazarı civarında ufak bir tur attık.müze çıkışında daha önce gramafon tamircisi iken dükkanını kafeye çeviren ve 45likler, plaklar ve tabi ki gramafon çalan gramafoncu ali'de çay-kahve molası verip, güneşin tadını çıkardık. kalabalıktan anladım ki burnumuzun dibinde neler oluyor da bir bizim haberimiz yok.

böylesine güzel bir pazarın ardından gel gelelim düne. uzun zamandır, bale-operaya gitmiyoruz diye, ankara dob tarafından sergilenen venedik'te bir gece'ye bilet aldım. aslında otopark'ın ve fuayenin boş olmasından işkillenemdim değil, zira şimdiye kadar gittiğim tüm temsiller tıka basa dolu oluyordu. 4 kere venedikte bulunmuş ama hiç gece kalmamış biri olarak venedik'te bir gecenin bu kadar felaket oalcağı aklıma dahi gelmezdi. eser türkçeye çevrilmiş, orkestra her zamanki gibi süper ancak müzik o kadar baskın ki türkçe dahi olsa ne dedikleri anlaşılmıyor. beni hafiften sıkıntı basmışken etrafıma bakmamla gülmem bir oldu, salonun yarısı uyuyor diğer yarısı da ya etrafa bakıyor ya da telefonu kurcalıyordu. bir teyze, uyuyan kocası ve oğlunu dürterek uyandırdıysa da, aldırış etmeden uyumaya devam ettiler. ama ilginçtir, horlayan olmadı. tabi ki beklenen son; kendimize bu işkenceyi neden yaptığımızı sorarak ilk perdeyle birlikte olay yerinden koşarak uzaklaştık. bundan sonra opera/operet mi? yo dostum yo! bir sonraki etkinlik yine ankara dob tarafından sergilenen üç silahşörler. bunun yanında haftada bir gün sinema etkinliğimiz de devam ediyor.kesmeyeceklerini bilsem yeni gençlik parkına da çok gitmek istiyorum ama daha melek yavruma doyacağım. öperins!
5 Nisan 2010 Pazartesi
avkat değil avukat yavrucum.
avukatlar günü.
her ne kadar zaman zaman kendimi telefonda "avukat hgb" olarak tanıtsam da,
avukatlıkla bir türlü bütünleşemediğimden benim için pek anlam ifade etmiyor bugün.
yani içimde çılgın bir kutlama sevinci yok.
ama adettendir.
kutlu olsun.
ama senede bir gün değil her gün hatırlayalım avukatlarımızı..
önyargılarımızdan arınıp, tüm iyi niyetimizle...
öperins!
1 Nisan 2010 Perşembe
tamam zevkler ve renkler de, o da bir yere kadar.

*insanın bakmaktan gözlerini alamadığı oyuncu. by latoneus

kör müyüm yoksa zevksiz mi? biri bana izah etsin, n'oluur?